HAVA DURUMU

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 16 Kategoride 4328 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

Ömrümün yarı yerinde Safran rengi bir hüzün…

21 Eylül 2016 - 908 views kez okunmuş
Ana Sayfa » Genel»Ömrümün yarı yerinde Safran rengi bir hüzün…
Ömrümün yarı yerinde Safran rengi bir hüzün…

İki eski dost, damaklarında acı kahve tadı kış bahçesinde yağmuru dinliyorlardı. Eylül vurgunuyla dallarından koparak yere serilen sarı, turuncu, nefti, bakır rengi yapraklar, yere öbek öbek serilmiş nakışında kırk yaması olan eski bir kilim görünümündeydi. Yağmur saatlerdir aralıksız yağıyor. Tüm hiddetiyle adeta toprağın bağrını delmek istercesine kendini yere vuruyordu.

– Aslı içim karardı. Yağmur hiç dinmeyecekmiş gibi geliyor.

– Diner birazdan cancağızım. Hatta güneş bile inceden gösterir kendini. Ne sonsuza kadar sürüyor ki? Ölüm acısı bile bir vakit sonra yüreğin bir kıyısına sinmiyor mu? Dostum Kâinatın ebedi yolculuğunda kanun bu. Âlemlerin Rabbi yarattığı her şeyin ruhuna kendi ruhundan bir zerre zerk etmiş. Onun yüceliğinde ne varsa, yaratılanda da o var. Gazapla rahmet, celâlle ikram, yok oluş, var oluş ve bunların arasında duran daha doksan dokuz sıfat.

– Doğru söylüyorsun dostum. Zaten işte bize ne oluyorsa bu gerçeği unuttuğumuz zamanlara da olmuyor mu? Biz değil miyiz çoğu zaman sarp dağları aşıp da düz yolda sendeleyen.

– Yâda kayaları yerinden oynatıp, bir çakıl taşının altında ezilen.

– Yâda ummanları geçip de bir kaşık suda son nefesini veren.

– Yâda sürgünlere mühürlendiğini en başından bildiğimiz ömrümüzde yer yurt tutmaya meyleden.

– Götüreceğimizin bir top kefen olduğunu unutup haybeye didinen…

– Funda sana daha önce söylemiş miydim? Eylülü hiç sevmem ben. Şimdi anlıyorum sebebini, şairin dediği gibi “yaş otuz beş yolun yarısı eder” ömrümün yarı yerinde gözlerim kanlı bir ihtilale değdi. Tüm masumiyetimi yitirdim. Otuz beş yıl öncesinde de yine ne acı ki gözlerimi kanlı bir ihtilale açmışım. Rahmetli babaannem o yılları hiç anlattırmazdı. “Yüreğim derisi yüzülüyor. Etmeyin. Susun. Kapanmaz yaralarıma tuz sürmeyin.” derdi. Bir ananın acısını böyle ifade etmesi için gözlerinin nelere şahitlik ettiğini düşünmek bile istemiyorum. Ve babam 12 Eylülü anlatırken “Bize değil insanlığımıza işkence ettiler. Olsun. Allah devlete zeval vermesin. ” Der gözleri uzaklara dalar titreyerek kendine gelirdi. Hem de her seferinde. Buna rağmen devletine bir gün bile küsmedi. Aklım almıyor Funda. O vakitler devlete zeval gelmesin diyerek kıyamdan geçenler, şimdi devleti yok etmeye azmetmişlerin kıyamından geçti. Ne bahtsız bir milletmişiz. Devlet istedi öldük. Devlet için öldük. Azar azar ölerek yaşayarak öldük.  Düşünüyorum da zaman ne çirkef kendine çeviriyor insanı, her şeyi unutturuyor. 15 Temmuz’un üzerinden iki ay geçti. Bugün babaannem öte âleme göçeli yedi gün oldu. Bak hayat devam ediyor. Dostum, ben babaannemin cenazesin de neyi fark ettim biliyor musun? Biz ölülerimizi uğurlamasını bilmiyoruz. Ben ömrümde gördüğüm her tabutun önünde yerlere serildim. Yine yedi gün önce bir tabutun önünde yerdeyken aklıma bir film sahnesi geldi. Ömer Muhtar’ı bilir misin?

– Elbette bilirim Aslım. “Çöl Aslanı” tarihin en önemli, en yiğit direnişçilerinden biridir Ömer Muhtar.

– İşte bu mukaddes adam Libya’nın İtalyanlar tarafından işgaline bir avuç milisle yıllarca karşı çıkmış. Ne yazık ki yargılanıp İtalyanlar tarafından idama mahkûm edilmiş. Hatırladığım film sahnesi işte Ömer Muhtar’ın idam edildiği sahneydi. İdam sehpasına çıktı ve İtalyan generale şöyle dedi. “Bizler yaşar ya da ölürüz bana gelince ben cellatlarımdan uzun yaşayacağım.” Ve Ömer Muhtar darağacında sallandığı an, idamı izleyen tüm kadınlar zılgıt çekmeye başladı. Ve erkekler aynı anda ayağa kalktı. Havaya silah sıkmaya başladılar. Hiç ağlayan yoktu. Halkı onu öylesine vakur uğurluyordu ki ayağa kalkarak, zılgıt çekerek, silah sıkarak adeta düşmana, dosta yıkılmadık ayaktayız diyorlardı. Bu manzara üzerine düşman generali Ömer Muhtar’ın na’şını asker selamıyla selamladı. Onu uğurlarken sıkılan her silahta bence halk kahramanının ruhuna şöyle seslendi. “Şerefli adamdın, onurunla yaşadın, çok sevildin, Dünya’dan iyi ki geçtin. Unutulmayacaksın.” İşte belki bizde böyle uğurlamalıyız gidenlerimizi. Aklım öylesine bulanık ki bir daha yazabilecek miyim Funda? Zira ne zaman kalemi elime alsam kolum taş kesiliyor. Sanki yazabilsem yüreğimin çeperini saran bu yangın beni yine kavuracak ama bu kadar canımı acıtmayacak gibi geliyor. Biliyor musun? On beş Temmuz gecesinden bu yana içimden onlarca roman gelip geçti. Haine, kahramana, ölene, yara alana, bayrağa, toprağa… Zihnimde bitmek bilmeyen cümleler kurmaya uğraştım… Kurdum ama yazamadım. Çünkü o gece Dünya Âleminin perdesinde, gölgelerin başlattığı suretlerin canlarını sahneye sürüp noktaladığı en alçak, en kaypak, en acemi, en usta, en sığ, en derin, en acı, en tatlı, en şerefli, en şerefsiz oyunlarından biri oynandı. O gece irademin kalleşçe bombalandığını gözlerimle gördüğü an yüreğimde ki ozanın sazının teli “kurtar bizi gafletten ey lokman-ı Perende!” Dedikten sonra koptu. Zaman korkmuş küçük bir çocuk gibi bulduğu köşeye sinerken, benim ve kadim halkımın nezdinde farz-ı muhal bir kez daha Allah Resulü Taif’de taşlandı… Kabil Habil’ in canını aldı… İbrahim yine kor ateşlere atıldı… Yusuf abileri tarafından kör kuyuya bırakıldı… Eyüp’ün bedenini yaralar bastı… Yunus balığın karnında kaldı… İsa çarmıha asıldı… Fillerin ordusunu ağızlarında taşıdıkları taşlarla durdurmaya çalışan ebabil kuşları vurulup düştü… İşte bu faziletsiz vurgun bizi böyle hayâsızca avladı. Şimdi ben de babaannem gibi oldum, Yüreğimin derisi yüzüldü. Nasıl anlatacağım tüm bunları?

– Anlatacaksın Aslı. Bak dediğin oldu, yağmur dindi. Rahmet saatlerdir toprağı nasıl örselediyse, her yeri toprağın kokusu sardı. İşte Dünyanın bir kanunu daha: Toprağı döven suyun kokusu yok ama dövülen buram buram kokuyor. İşte can dostum tekâmülümüz için göklerden gelen her şeyi sonsuz bir sükûtla karşılayacağız. Ve örselendikçe ruhumuz kalemimiz hep yazacak.

Aslıhan Tibet Ceylan

Facebook Hesabınızla Yorum Yapabilirsiniz

İlgili Terimler :
Bilmate